YUNAN İLKÇAĞ FELSEFESİ
M.Ö. 7. yüzyılın sonundan
başlayıp, M. S. 2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesidir.
ilkçağ felsefesi,
mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal
olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla başlamıştır.
En seçkin
temsilcileri arasında Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi
büyük filozofların bulunduğu ilkçağ felsefesinde, bilimle felsefe hep bir arada
olmuş, başlangıçta doğa felsefesi ön plandayken, sonlara doğru pratik felsefe
ağırlık kazanmıştır.
GENEL ÖZELLİKLERİ
YUNAN Ortaçağ Felsefesi
Klasik çağ ile modern
çağ arasında kalan tarihsel dönemde söz konusu olan felsefe faaliyeti; düşünce
tarihinde M.S. 1. ya da II. yüzyılla, XV. yüzyıl
arasında kalan tarihsel kesitin felsefesi.
Ortaçağ Felsefesi kendi
içinde dört ayrı geleneği ihtiva eder:
1- Batı ya da Avrupa’da gelişip, Latince ifade edilmiş olan
Hıristiyan felsefesi,
2- Doğuda İslam
dünyasında zuhur etmiş ve Arap dilinde ifade edilmiş olan İslam
felsefesi,
3- Sadece Hıristiyan
ülkelerinde değil, fakat İslam dünyasının çok çeşitli bölgelerinde Musevi düşünürler
tarafından İbranice ifade edilmiş olan Yahudi
felsefesi ve
4- Hıristiyan Bizans
İmparatorluğu içinde Grek diliyle ortaya konmuş olan Bizans felsefesi.
Dört farklı geleneğine ve söz konusu geleneklerin kendi aralarında
sergilediği temel birtakım farklılıklara rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün
meydana getirir.
Bunun üç temel
nedeni vardır. Her şeyden önce, gerek Hıristiyan felsefesi, gerek İslam
felsefesi ve gerekse Musevi ve Bizans felsefesi ortak bir felsefi mirası
paylaşır: Antik Yunan felsefesi. Buna göre, Grek düşüncesi geç Antikçağda,
özellikle Yeni-Platonculuk eliyle Ortaçağ felsefesine önemli bir etki
yapmıştır. Ortaçağ felsefesinin kendi içinde bir bütün oluşturmasının ikinci
büyük nedeni, sözünü ettiğimiz dört ayrı felsefe geleneğinin birbirleriyle
yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Nitekim, Ortaçağda Musevi düşünürler,
okudukları İslam düşünürlerden, özellikle de Farabi ve İbni Sina’dan yoğun bir
biçimde etkilenmiş, aynı İslam
felsefesi 12. yüzyıl Rönesans’ı yoluyla Batı’ya kaynaklık, ya da en
azından antik Yunan felsefesinin aktarılmasına aracılık etmiştir. Nihayet, dört
ayrı gelenek de, vahye dayalı tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin bir
parçası olmak durumundadır. Dini öğretiyle felsefi spekülasyon, veya teoloji
ile felsefe arasındaki ilişki bu geleneklerin her birinde farklılık gösterse
de, ele alınan felsefi problemler hepsinde üç aşağı beş yukarı aynıdır.
GENEL ÖZELLİKLERİ
1- İlkçağ Yunan
felsefesinin belli bir halkın, antik Yunan ya da Atina
halkının, modern felsefenin ise farklı uluslara mensup ayrı bireylerin
felsefesi olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi, bireylerin ve halkların
karakteristik özelliklerinin üstünde olan dini bir topluluğun, bir ümmetin,
Hıristiyan ya da İslam toplumunun veya Yahudi
cemaatinin felsefesidir.
2- Antik Yunan
felsefesinin bütünüyle dünyevi bir felsefe olduğu, klasik aklın en temel
özelliğinin sekülarizm olduğu yerde, Ortaçağ
felsefesi kendisine öte dünyasal bir ilginin hakim olduğu bir felsefedir.,
antik Yunan’da bağımsız bir felsefe disiplini olan etik
ve estetik yerini çok büyük ölçüde teolojiye bırakır.
3- Başka bir deyişle,
Ortaçağ düşünürleri önemli olan biricik şeyin insanın doğaüstü varlık alanıyla,
aşkın ve mutlak olarak yetkin varlıkla olan ilişkisi olduğunu öne
sürmüşlerdir. Bu da, doğal olarak Ortaçağda felsefenin mahiyetini ve konu
alanını baştan sona değiştirmiştir. Yine, Yunanlı ahlâklılığı bir toplumsal etik içinde ve mutluluk amacını gözeterek ele alırken,
Ortaçağda ahlâklılık dinin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla, Yunan’da etik zaman zaman kozmolojik
olarak, zaman zaman da toplumsal bir zemin üzerinde temellendirilirken, Ortaçağda etik
teolojik bir düzlemde temellenir. Nitekim, bu dönemde davranış ya da insani eylem, amacına göre değil, fakat Tanrı‘nın emirlerine uygun düşmekliğine
veya düşmemekliliğine göre değerlendirilir.
4- Yine Yunanlının
temelde bir olan, birlik içinde bulunan bir evrende, yani bir mikrokosmos olarak kendisinin bir parçası olduğu özde
anlaşılabilir olan makrokosmosta yaşadığı yerde,
yaratıcısından ayrı düşmüş bir varlık olarak Ortaçağ insanı kendisine yabancı
bir evrende yaşamak durumunda olmuştur. Bu insan için, bir tarafta aşkın,
yaratıcı Tanrı, diğer tarafta ise kendisini Tanrı’dan her geçen gün biraz daha
uzaklaştıracak, özüne yabancı bir varlık alanı bulunmaktadır. Bundan dolayı,
Ortaçağ felsefesi için problem, teorik ya da bilimsel
bir problem olmayıp, tümüyle pratik bir problemdir: Yaratıcısına bozulmamış,
maddenin kiriyle pislenmemiş olarak nasıl dönülebileceği problemi.
5- Ortaçağ felsefesi,
İlkçağ felsefesinden öncelikle bir kopuşu gözler önüne serer. Bununla birlikte,
iki felsefe arasında, her şeye rağmen bir sürekliliği ve çok önemli bir noktada
da ortaklık vardır. Kopuş temelde, İlkçağ felsefesinin, mitolojiyi reddedip,
kendisini öne sürmek suretiyle oluşan ve gelişen’ özerk bir felsefe olduğu
yerde, Ortaçağ felsefesinin özerkliğini yitirip, dine tabi olan bir felsefe
olmasından kaynaklanmaktadır. Süreklilik ise, Ortaçağ felsefesinin hem Doğuda
ve hem de batıda kültürel ya da felsefi bir miras
olarak doğrudan doğruya İlkçağ felsefesine dayanmasından meydana gelir.
Nitekim, Ortaçağ felsefesi dine dayalı, din temelli bir felsefe olsa bile,
kavram ve kategorilerini, terminolojisini kendi başına yaratmış bir felsefe
değildir. Ortaçağ felsefesi, ihtiyaç duyduğu kavram ve kategoriler için,
doğrudan doğruya Yunan felsefesine yönelmiştir. Ortaçağ felsefesinin temelinde
bulunan felsefe geleneği, Platon ve Plotinos’un, ve bu arada
Aristoteles’in felsefelerinden oluşur. Fakat iki felsefe arasındaki, onları
birlikte modern felsefeden bütünüyle farklılaştıran, sürekliliğin temel unsuru,
gerek İlkçağ ve gerekse Ortaçağ düşüncesine damgasını vuran, modern çağın
mekanik dünya görüşünün kendisinin yerini alacağı, teleolojik dünya görüşüdür.
6- Ortaçağ felsefesi,
teleolojik bir anlayışla, doğayı Tanrı tarafından bir amaca göre yaratılmış ve
düzenlenmiş bir sistem olarak görmüştür. Açıklamadan niteliksel bir açıklamayı
anlayan ve nedensellikten büyük ölçüde ereksel nedenselliği anlayan Ortaçağ
düşünürlerine göre, maddi dünya, tanrısal gerçekliğin çok soluk bir gölgesinden
başka hiçbir şey değildir.
7- Ortaçağ felsefesi,
hemen her felsefe gibi, birtakım kabulleri olan bir felsefe olmak durumundadır.
Bu kabullerin en önemlisi ise, Ortaçağ düşüncesine Platon felsefesinden intikal
eden, en yüksek veya en yüksekte olanın, en üstte bulunanın ontolojik olarak en
gerçek, aksiyolojik olarak da en değerli varlık
olduğu kabulüdür.
8- Bu felsefede yapılan
iş, daha çok Antik Yunan’ın düşünce dünyasını benimsemek ve Yunan felsefesinin
temel kavramlarını işleyerek, inancı temellendirmek
olmuştur. Ama, Ortaçağ felsefesi benimsediği ve kendisine göre biçimlendirdiği
felsefeyi, genellikle olmuş bitmiş, yetkin bir sistem olarak görmüştür.
9- Yine, Ortaçağ
felsefesinin merkezinde Tanrı vardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ felsefesi teosantrik, ya da Tanrı merkezli
bir felsefedir. Nitekim, bu felsefenin temel konuları, Tanrı ve Tanrı’nın
varoluşu problemi, iman ya da otorite ve akıl
ilişkisi, Tanrı-evren ilişkisi, kötülük problemi ve tümeller problemiyle
belirlenir. İlk bakışta, Tanrı konusunun dışında kaldığı düşünülen temeller
konusu bile, tümellerin en azından XIV. yüzyıla kadar Tanrı’nın zihninde
bulundukları veya Tanrı yaratısı ebedi ve bağımsız gerçeklikler oldukları öne
sürüldüğü için, Tanrı konusuyla yakından ilişkili olmak durumundadır.
10- Ortaçağ
felsefesinde, felsefe inanca, inançta vahye tabi olmak durumundadır. Bundan
dolayı, Ortaçağ kültüründe çok önemli bir rol oynayan din, felsefe ve rasyonel
bir hayat görüşü üzerinde de çok temelli bir etki yapmıştır. Örneğin, Skolastik
felsefede, vahyin temel ya da en azından aklın
vazgeçilmez bir yardımcısı olduğuna inanılmıştır. Skolastik dönemin
filozofları, akıl ile iman arasında bir ayırım yapmış ve zaman zaman da felsefenin göreli bağımsızlık ya
da özerkliğini vurgulamış olmakla birlikte, Ortaçağın dünya görüşünde, bilimde
ve felsefede, bir çözüme kavuşturulacak problemlerin çözümü de dahil olmak
üzere hemen her şey teoloji tarafından belirlenmiştir.
11- Ortaçağ felsefesi, bütünüyle realist bir
çizgi boyunca gelişmiştir. Yani, Ortaçağ düşünürleri, Skolastiğin gerileme
döneminde çok etkili olan Ockhamlı William bir kıyıya
bırakılacak olursa, tümeller konusunda benimsedikleri realist tavırdan başka,
zihinden bağımsız bir gerçekliğin var olduğundan hiçbir zaman kuşku duymamışlardır.
Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri, ontolojik realizm bağlamında
gerçekliğin zihinden bağımsız olduğunu öne sürmüşlerdir. Bununla birlikte,
Ortaçağ düşüncesinde, zihinden bağımsız bu gerçeklik, gerçekten ve mutlak
olarak var olanın ezeli ebet ve değişmez Tanrı olması anlamında, tinsel bir
yapıdadır. Buna göre, realizmi tamamlayan yaklaşım, aynen Platon ve Plotinos’ta olduğu gibi, spiritüalizmdir.
12-Ortaçağ felsefesi
varlığın bilgi konusundan, ya da ontolojinin
epistemolojiden önce geldiği bir felsefedir. Buna göre, Ortaçağ felsefesi, önce zihinden bağımsız bir gerçekliğin
varoluşunu teslim edip, bu gerçekliğin bilgisine nasıl ulaşılabileceği konusunu
daha sonra ele alır.
13- Yine, aynı ontolojik
bağlamda, Ortaçağ felsefesi, baştan sona birci olan bir felsefedir. Bu, hem
ezeli-ebedi, mutlak, değişmez ve yetkin bir varlık olarak Tanrı’nın, gelip
geçici maddi varlık alanıyla kıyaslandığında, biricik gerçek varlık olması.
14- Ortaçağın metafizik
anlayışı, varolan her şeyin nedeni ya da kaynağı olan
aşkın bir gerçekliğe ilişkin araştırma, varolanları varlık kaynağı olan
Tanrı’yla ilişkisi içinde ele alma anlamında teoloji olarak metafizikten
meydana gelir. Ortaçağda gelişen metafizik, ayrı, değişmez ve ezeli-ebedi bir
varlığa ilişkin araştırmadır. İstisnasız tüm Ortaçağ filozofları, sistemlerinde
Tanrı’dan yola çıkar ve önce Tanrı’nın varoluşunu kanıtlayarak, varlığı
yaratan-yaratılmış olan ilişkisi çerçevesinde ele alır. Buna en iyi örnek, ünlü
“beş yol”uyla, Aquinalı Aziz Thomas’tır. O, Tanrı’nın
varoluşunu beş ayrı kanıtla ispat ettikten sonra, yaratıcı ve doğaüstü bir
Tanrı dışındaki varlıkları ya da yaratılanları
Aristotelesçi bir kavramsal çerçeveyle açıklama çabası vermiştir. Aynı şey,
İslam dünyası filozofları için de geçerlidir, şu farkla ki Farabi,
İbn Sina ve İbni Rüşd’de, Aristotelesçi bir kavramsal çerçeve, Plotinos’tan gelen bir südür ya da türüm öğretisiyle tamamlanmıştır. Ortaçağ
düşüncesinin teoloji olarak metafizik anlayışının temelinde ise, varlığın ancak
ve ancak varlığın kaynağı olan yaratıcı Tanrı aracılığıyla açıklanabileceğini
ve Tanrı’nın varlığının akıl yoluyla kavranabileceğini dile getiren iki kabul
bulunur.
15- Ortaçağ felsefesinin
en belirleyici yönlerinden biri, de hiç kuşku yok ki, onun yöntemidir. Buna
göre, Ortaçağ düşünürleri, Tanrı sözü olan kutsal kitaba dayanan imanı
sistematik bir biçimde ifade etmek, savunmak ve geliştirmek için, daha çok
şerhe, kutsal metinleri yorumlama metoduna ve mantıksal/dilsel analize
yönelmişlerdir. Ortaçağ düşünürleri bu bağlamda, öncelikle Yunanlıların
bilimsel ve felsefi terminolojilerini kullanmışlar ve daha sonra da, Yunan
mantığını bir bütün olarak almışlardır. Şu halde, Ortaçağ filozofları, imanı
sistemleştirme ve temellendirme çabalarında aklı ve
mantığın tümdengelimsel tekniklerini kullanmışlardır.